6 Temmuz 2011 Çarşamba

Sondan bir önceki işimiz: Renkler herkes içindir.

Her şey Burçin’in ‘Körler için böyle bir yazılım varmış yapsak ya Jotun’a…’ demesiyle başladı. Olayların bu kadar çetrefilli olacağını düşünemedik tabii o zaman. Haftanın üç gününü Altı Nokta Körler Derneği’nde geçireceğimizi falan… Evet adeta bir Hollywood yapımı gibi, bu projeyi gerçekleştirmek için 6 ay körlerle yaşadık.

Film için bir türlü ayarlanamayan stüdyo, arduino’ya uzanan oradan manuele dönen ışık sistemi, dekor sorunsalı, görmeyen bir başrol oyuncusu…

Üstüne bir de yazılım süreci var. Ersin’in bilgisayarın başından “Tabii ya” diye aniden kalkıp “Ama…” diyerek geri oturmaları… Bunu iki hafta sürekli tekrar etmesi… Renkler, telefonlar, symbianlar, sürekli elinde telefonla ofisin içinde dolaşıp renkleri okutmalar, testler, sample’lar…

Bir günlük çekim rahat yeter denilen filme ısrarla iki gün yer alıp, iki günde iki ayrı film çekip sonra hiçbirini kullanmamalar…

Güzel hatalar, tatlı telaşlar, endişeli modernler derken trending topic olmalar, şampanyalar patlamalar… Evet evet eğlenceliydi. Projeyi görmek için bilbibiblbi yazısına tıklayabilirsiniz.

Resimde Murat Bey’i kampanyadaki başarısından dolayı gıdıklıyoruz.

Filmin künyesi şöyle:
Yönetmen: Aliço Güzelbeyoğlu
Görüntü yönetmeni: Tan Kurttekin
Filmde kullanılmayan dekor: Berker Design
Prodüksiyon: Biz

Bu arada kullanılmayan dekor kategorisindeki bir kütüphaneyi çizdiğimiz için almak zorunda kaldık. Hala iki parça olarak ofisin kenarında duruyor. Teşekkürler.

Kütüphane de şık ha.

5 Temmuz 2011 Salı

“Websitenizi yenilesenize, eskisinin komikliği bitti artık.”

Başlıkta okuduğunuz şeyi son zamanlarda sık duyuyoruz. Yeni site için arada bir takım fikirler konuşuyoruz ama hiçbiri hakkında tam bir mütabakat sağlanamıyor. Sonra unutuluyor, arada tekrar hortluyor, sonra tekrar yok oluyor falan.

Bu arada Gusta için hazırladığımız bir iş var. Çalışması hala sürüyor. Bunun filminde de ağır çekim birşeyler olsun istiyorduk, o yüzden film özel bir kamerayla (Phantom) çekilecekti. Hazır kamerayı bulmuşken acaba bizim web sitesi için de birşeyler mi çeksek diye düşündük. Ağır çekimde neler olabilir, ne yapabiliriz diye konuşmaya başladık.

Göbeğe yumruk atma, memeleri tokatlama gibi şeyler tartışıldı ama bunlar çok yapılmıştı falan derken acaba osuruk yakmak nasıl olur diye konuşmaya başladık.
Ve sonunda şöyle bir şeyde karar kıldık:

Ağır çekim… Yakın plan bir popo (Pantolonlu) görüyoruz. Hemen altında bir çakmak yanıyor. Gaz popodan çıkıyor ve ağır ağır parlıyor. Alev ağır çekimde yayılıyor. Sonra alev “Kompüter. İnternet bizim işimiz.” gibi bir yazıya dönüşüyor. O yazı da duman olup yok oluyor. Bu videoyu sitenin background’una loop olarak koyuyoruz.

Bunda herkes hemfikir oldu. Tabii sette, kameranın, set ekibinin önünde kim osuruğunu yakacak? Bu soru işareti bizi Selim’e götürdü. Selim’in konuyla ilgili tecrübesine çok kez tanık olmuşuzdur. Ona teklif ettik kabul etmedi. Neyse ki Tuna elini taşın altına koydu. “Ben yaparım” dedi. Zaten şu anda online olan siteyi de o yapmıştı. Bunda da imzası olsun istedi muhtemelen.

Peki dedik o zaman ama yönetmen ve prodüktörle konuşmak lazım, adamlara bu işi sette anlatamayız, önceden bir söyleyelim. Çekim öncesi son toplantıda durumu kendilerine anlattık, hazır fantom kamerayı bulmuşken, böyle bir çekim yapmak istiyoruz. “İşimiz bittikten sonra Tuna gelecek, gaz çıkarıp yakacak.” Toplantı biraz buruk geçti ama tamam dediler. Özel çakmağımızı bile aldık.




İnsanoğlu gaz çıkarayım deyince çıkaramaz, bunu biliyoruz. O yüzden Tuna çekim gününe özel bir diyet uygulamaya karar verdi. Nelerden iyi sonuç alabiliriz diye konuştuk. Süt, kurufasülye alternatifleri değerlendirildi. Lahmacun işe yarıyor dedi Tuna.
Sonunda soğuk mercimek köftesinin en iyi sonucu vereceğine karar verdik.

Çekim günü geldiğinde biz önden gittik sete, çekimin bitmesine doğru Tuna’ya haber vereceğiz, o da atlayıp gelecek. Sabah 11 gibi oradaydık, gece 11 oldu hala devam ediyoruz. Bu arada da Tuna mercimek köftelerini falan yiyor.

Bu esnada sette nasıl bir ortam olduğunu anlatayım: Milo (Motion Control) isimli kamerayı taşıyan, araba büyüklüğünde bir alet var. Üstüne de fantom kamera yerleştirilmiş ve bu devasa sistem küçücük bir bira şişesine odaklanmış, “Aman abi damla gözükmesin, en arkada milimetrik bir ışık yansıması var, onu yok edelim” gibi bir dünya. Gizlice osurmak bile zor.




Bu sırada cut to Tuna ve mercimek köfteleri.

Neyse saat 12 gibi, Tuna gelsin ki hazır olalım dedik. Bu arada şunun da farkındayız, yönetmen ve prodüktör yapacağımız çekimden haberdar ama görüntü yönetmeni, ışıkçılar ve setteki diğer insanların hiçbir fikri yok.

Tuna’ya haber verdik gel diye, “Dur bari çıkmadan bir kaç lahmacun daha söyleyeyim de öyle geleyim” dedi. Bir kaç tane daha lahmacun yedikten sonra elinde iki kutu sütle geldi.
Bayağı terlemiş ve şişkin gözüküyordu. Parmağımla dürttüm, o yumuşak göbeği adeta taş gibi olmuştu. Patlamaya hazır bir bomba gibiydi.

Fakat bu ışıkçılar, set görevlileri, kamera operatörü… Bunlara durum nasıl açıklanacaktı? Saat biri geçiyordu. Artık herkes çok yorgundu. Tuna gelmişti, bu osuruğu yakmamız gerekiyordu.

Set ekibinin kalbine giden yol midesinden geçer, yiyecek bir şeyler getirelim, onlar yiyip endorfin salgılarken konuyu açıp tatlıya bağlarız dedik ve yiyecek birşeyler almak için hep beraber dışarı çıktık. Zaten son plan çekiliyordu. O bitene kadar dönmüş olacaktık.

On tane köfte ekmek yaptırdık. Geri döndük, sete giden merdivenleri tırmanırken, Alper “Ben bir alkış sesi duyuyorum” dedi. İçeriye girdik, evet, “That’s a wrap” olmuştu. Yönetmen bize son planı gösterdi. Tamam o ok de, bizim site işi ne olacaktı?

Yönetmen bizi kenara çekip “Arkadaşlar” dedi, “Anlattım durumu ancak çok şey karşılandı, böyle bir şey yapmamız mümkün değil dendi” falan dedi. Biz “ama gak guk” falan yapana kadar set boşalmıştı bile.

Bunca hazırlığın boşa gitmesi sinirlerimizi bozmuştu. O sırada Tuna elime cep telefonunu tutuşturdu “Bari hazır bulmuşken yeşilde bir çekim yapalım.” dedi. Çekmeye başladım o da arkasından bir şey geliyormuş gibi koştu.

Sinirimiz bozuk bir şekilde arabaya bindik. Tuna kendini tamamen bıraktı. Pencereleri açtık. Galiba sabah 4,30’du.

28 Ekim 2010 Perşembe

Sonbaharın oynak havaları:


Ofiste bir blues havaları, bir özgürlük çığlıkları, sormayın. Koridordan geçip bir odaya girdiğinizde ansızın bir ofis çalgıcısı ile karşılaşabilirsiniz.

Amerika'ya getirilen ilk köleler, Mississipi Nehri'nin beslediği ve büyük pirinç tarlalarının bulunduğu New Orleans ve Memphis bölgelerine yerleştirildiler. Köleler tarlalarda çalışırken bir yandan da hep bir ağızdan şarkı söylüyorlardı. Bu şarkıların sözleri özgürlüğü, birliği, beraberliği ve ümidi aşılayan, haksızlıkları sorgulayan sözlerdi. İşleri ve yemekleri vardı, durumu abartıyorlardı ama güzel söylüyorlardı.



İşte her sonbahar, onbinlerce kişiyi Türkiye'nin dört bir yanında konserlerde buluşturan Blues müziğinin böyle doğduğu söylenir.

Aynı her sonbahar, ansızın kulaklarımıza dolan bir müzik ya da horultu, bugün dinlediğimiz hemen her müzik türünün köklerinde yaşayan Blues'un bize bir bıdıbıdısı olmasın?

25 Ekim 2010 Pazartesi

Eren Talu’nun telefonunu bilen var mı?

Ayıptır söylemesi bir sürü ödül birikti. Şimdi çerçeveli olanları bir yere asmak, heykelcik şeklinde olanları da onların altına koyup Atatürk Köşesi gibi bir ödül köşesi yapmak icap ediyor. Tuvalete asalım önerim fazla tavırlı bulunduğu için ilgi görmedi. Hayrican’ın tavana asma projesi vardı, yanlış anlaşılmasın tavana yapıştırmıyoruz, çamaşır asar gibi tavana asıyoruz, öyle sallanıyorlar. O da tavan alçak olduğu için fazla tutmadı. İnsan gibi duvara asalım deyince, Tuna duvara işaret parmağının tersiyle tık tık diye vurarak “Kaldırmaz bu alçıpan, çivi taşımaz” gibi yorumlar yapıyor. Hiçbir şey yapamıyoruz ödülleri, öyle duruyorlar. Alper, iç mimar tutalım önerisini ortaya attı. Eren Talu diye düşündük.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Networking özgürlüğü istiyoruz



İnanılmaz projelerimizi hayata geçirirken elbette biz de zorluklarla karşılaşıyoruz. Ama biliyoruz ki olay %1 inspiration, %99
perspiration. Dolayısıyla hemen önümüzdeki engelleri listeliyor, hızla nasıl ilerleyeceğimize karar veriyoruz. İşte son projede karşımıza çıkan engelleri nasıl aştığımızı gösteren bir tablo.

Şimdi sorun çözüldükten sonra bakınca özellikle "Facebook virale izin vermiyor" maddesi açtığı yolla gözlerimizi daha da
kamaştırıyor. Tebrikler Kompüter.

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Bir konuda “en” olabilmek


Günümüzde rekabetten sıyrılmak için iyi olmak da yetmiyor, en iyi olmak gerekiyor. Elbette her konuda en iyi olmak mümkün değil. Ama bir konuya odaklanıp, tüm gücünüzle ona yüklenip, en iyi olmayı deneyebilirsiniz.

En yaratıcı, en çalışkan, en hızlı gibi rekabetin öldürücü olduğu alanlardan uzaklaşın, kendinize bir “sweet spot” bulun ve üstünde delice çalışın.

Biz ‘en iğrenç’i seçtik. İşte çalışma masasında duran masum bir ayran kutusu. Siz hangi konuda en iyisiniz?